Bağdad’ı kıtlık kırıp geçiriyordu. En çok da hamallar açlık çekiyordu. İçinde ekmek piştiği, sokağa kadar yayılan kokudan belli olan bir evin, kapısından seslendi hamalın biri:

— Allah rızâsı için birazcık ekmek… Günlerdir lokma girmedi ağzımdan.Tandırın başındaki kadın, taze bir ekmeği kızına uzattı, “Ver şu adama” dedi. Kızcağız ekmeği verdi hamala. Hamalın sevinci târif edilemezdi. Evine doğru hızlandı. Kim bilir kaç günlük açlığını giderecekti! Tam bu sırada karşıdan gelen birinin sert îkâzı durdurdu onu:

— Çabuk söyle, bu ekmeği hangi evden aldın?

Hamal, geriye bakıp eliyle işâret etti:

— İşte şu evden, dedi. Adam, kızgın bir şekilde salladı başını:

— Yanılmamışım, böyle zamanda kimin evinden alınabilir ekmek? diyerek eve doğru ilerledi. Kapıyı açar açmaz da sordu:

— Kim verdi ekmeği hamala?Hanım, korkudan kızını gösterdi. Güyâ kızına acır, bir şey yapmaz diye düşünmüştü. Halbuki adamın nankörlük ve cimrilik içine işlemişti. Elindeki sopayı hızla havaya kaldırdı, kızının ekmek veren eline öyle bir indirdi ki; bilek zedelenip burkuldu, el çarpık kaldı. Yine de söyleniyordu kendi kendine: “Ben herkese ekmek versem, bu evde ekmek kalır mı?” diye… Halbuki nimet şükür isterdi. Nankörlük nimetin gitmesine sebepti. Nitekim bu nankörlüğün âkıbeti de öyle olacaktı. Hatta olmaya başladı bile… Kısa zamanda işleri bozuldu, çarşının en işlek yerindeki dükkanını satması da kurtarmadı onun bozulan işlerini… Bir ara o hâle geldi ki, evine ekmek götüremez duruma bile düştü. Nitekim bir akşam eve gelmiş, kızcağızına da şu acı sözü söylemişti:

— Artık benden ümidinizi kesin. Çünkü bu akşam ekmek alacak kadar da olsa elime para geçmedi. Çarşıya in, ekmek parası iste.Kızcağız çarşıya inmiş, utana-sıkıla sattıkları dükkanın karşısına geçerek belki bir tanıdık görürüm diye beklemeye başlamıştı. Kendisini gören dükkandaki adam hemen yanına gelerek:

— Sen mâsum birine benziyorsun, ne bekliyorsun burada? diye sormuştu. O da anlatmıştı işin hakikatini:

— Ekmek alacak pparamız kalmadı, bir tanıdıktan ekmek parası istemek üzere bekliyorum … Hemen elini cebine attı adam. Hatırı sayılır bir miktar parayı uzatarak, “Al” dedi. “Bununla istediğin kadar ekmek alabilirsin. Ben de üzerimdeki nimetin şükrünü edâ etmiş olurum böylece.” Kızcağız elinin birini arkasına saklamış, ötekiyle parayı alırken, adamın dikkatini çekti:

— Elinde bir yara-bere varsa tedâvi ettireyim, niçin saklıyorsun? Allah bana nimet verdi, şükrünü edâ etmem için iyilik yapmam gerek, dedi. Kızcağız önce açıklamak istememişse de, adamın ısrârı üzerine anlattı elinin vaziyetini:

— Ben bir yoksula ekmek vermiştim. Babam yolda rastlayıp sormuş, o da evi gösterip, “İşte oradan aldım” demiş, bizi haber vermiş. Babam eve gelince elindeki sopayla ekmek veren elime öylesine bir darbe indirdi ki, elim böylece çarpık kaldı. Göstermekten utanır oldum. Bu yüzden de evde kaldım. Bu açıklamayı dinleyen adam etrafına seslenir: “Komşular! der, çabuk buraya gelin; ben hayatımdaki altın kalpli kızı buldum, hayat arkadaşım işte karşımda, siz de şâhit olun…” Ve başlar anlatmaya:

— Ekmeği isteyen fakir bendim. Ben o gün aç bir hamaldım. Demek ki elinin çarpık kalmasına sebep olmuşum. Hem sebep olayım, hem de seni bu hâlinle baş başa bırakayım… Buna Allah râzı olmaz. Seni görünce içimden bir sevgi selinin koptuğunu anladım; bana ekmek veren kıza ne kadar da benziyor, diye düşünmüştüm. Yanılmamışım. Baban elindeki nimetle cimrilik edip nankör davrandığı, o nimeti verene şükretmediği için Allah onun dükkanını elinden alıp bana nasip eyledi. Şimdi ise imtihan sırası bana geldi, ben de aynı nankörlüğe düşmek istemem. Haydi gel, nikâhımızı yaptırıp birlikte babanı sıkıntıdan kurtaralım.